Çarşamba, Eylül 05, 2007

Döner Böyle Yapılır

Şavşata gidipte hele birde yaylaya çıktınızmı tek eksiğiniz var demektir. Döner. Adeta bir törendir Şavşatta döner. Her pikniğin vazgeçilmezidir, misafirin onurlandırılmasıdır, büyük bir jest ve anlatılmaz bir tatdır oralarda döner. Tabi ki bizde bu jest ve tattan nasibimizi aldık. Türkiyenin en doğusundan döner manzaraları aşağıda. Tabi hemen yanı başımızda akan ve soğukluğu sebebi ile elimizi altına tutamadığımız suyuda unutmadan.

Önce bir kuzu seçeceksiniz. Şaka şaka bu aşamayı bilmiyorum vallahi, sabah erkenden ben daha uyurken dönerin hazırlanması aşaması tamamlanmıştı ben sadece döneri pişirme ve tabi ki yeme aşamasında vardım

İşte Dayım Sencer Temur

Döneri kesen Dr. Hamza AVCI ustalığına bakıp yanılmayın cerrah değil psikyatrist
Ankaralılar, vallahi kıskandırmak gibi olmasın ama akan su marketlerden alabileceğiniz suların kalitesinin çok üstünde ve altında 10 saniye elini tutabilene döner bedava.


Akıllı Yatırımcıya Öneri

Küresel ısınma malumunuz. Kuraklık almış başını gidiyor. Büyük kentlerimizde su kesintileri başladı bile, belki bu kadarı kabul edilebilir geliyor ama gelecek yıllarda kimse durumun iyiye gideceğine dair bir şey söyleyemiyor.

Bu yaz tatilimde, geçen yıl yaşadım her şey dahil 5 yıldızlı tatil köyü eziyetinden sonra, Artvin Şavşat’taydım. Belki beş yıldızlı tatil köyü yoktu ama üzerinde elle uzanılsa yakalanacak mesafede bir sürü yıldız olan kendi köyüm vardı.

Girizgâhta küresel ısınma dedik, kuraklık dedik, susuzluk dedik, Şavşat bunların hiç birini yaşamayan yer yüzü cennetlerinden biri. Tabi eğer cennetten anladığınız barlar, diskolar, gümbür gümbür bir müzik, içinden 3 kap yemek seçemediğiniz açık büfelerse o zaman başka.

İsviçre Alplerini çoktan keşfetmiş zenginlerimizin nasıl olupta buraları keşfetmediğine ise bir türlü akıl sır erdiremedim. Petrol zengini Suudi Arabistan’da, petrol kuyularından petrolün boşa akıtılmasına denk buraların turizm potansiyelinin değerlendirilmemesi.

Bir yanda şehir hayatından kısa sürede olsa kaçmak, doğayla baş başa kalmak ve hatta doğayla mücadele edebilme fırsatını yakalamak için dünyanın parasını harcamaya hazır insanlar var, bir yanda ise bunu sunabileceğimiz cennetimiz ama ne yazık ki ikisini bir araya getiremiyoruz.

Doğa turizmi bu ülkede en az yatırımla yapılabilecek ve en çok getiriyi getirecek sektörlerden birisi. Bugün bırakın Marmarisi, Bodrumu, Mersinde sahil kenarında alacağınız 10 dönümlük arsa fiyatına Şavşat’ ta dört dörtlük bir turizm köyü kurmanız mümkün. Akıllı yatırımcıya derim ki bu fırsatı kaçırmayın. Gidin, gezin, görün neler yapılabilir bakın. Söz her yaz ben 15 gün kalmaya gelirim. Biraz fikriniz olsun diye aşağıda kendi objektifimden resimleri koyuyorum. Şavşat ve Şavşat kültürü ile ilgili olarak www.savsat.com sitesinden daha ayrıntılı bilgi edinebilirsiniz.






Çarşamba, Temmuz 25, 2007

Markalaşmadan başarıya ulaşılamaz(Adana Ticaret Odası Dergisinden)

Odamız tarafından, üyelerimizin marka-patent konusundaki gelişmelerle ilgili bilgilendirilmeleri amacıyla düzenlenen, “Marka - İmaj ve Tanıtım Semineri”nde, markalaşmanın piyasaya yeni çıkan bir ürünün tanınma, isim yapma ve sunulduğu ‘Pazar’ tarafından kabul edilme süreci olduğuna işaret edilerek, “Piyasalarda gerçek anlamda var olmak ve faaliyetlerini en iyi şekilde sürdürmek isteyen firmalar mutlaka marka sürecinden geçmeli ve bünyesine adapte edebilmelidir” denildi.

Odamız Meclis salonunda düzenlenen “Marka - İmaj ve Tanıtım Semineri”ne konuşmacı olarak KOBİGEM Danışmanlık firması uzmanlarından Barış Avcı katıldı. Üyelerimizin yanı sıra markalaşma süreci yaşayan firma temsilcilerinin de katıldığı seminerde konuşan Barış Avcı, markalaşmanın tarihteki çıkışına ilişkin olarak, “Milattan önceki dönemlerde esnaflar duvarların ya da satılacak eşyaların üzerlerine bir şeyin kime ait olduğunu ya da kim tarafından yapıldığını göstermek için işaretler koyarlardı. Sahiplik ve kaliteyi göstermek için çanak çömleğin ve diğer eşyaların üzerlerini mühürlerlerdi. Bu şekilde, eğer insanlar bu eşyayı beğenirlerse bunun için kimi öveceklerini, gelecekte bu malı nerden temin edeceklerini ve bir problemle karşı karşıya kaldıklarında bu hatadan kimin sorumlu olduğunu bilebiliyorlardı. Günümüzde de, artık markalar yalnızca bir malın nerede üretildiğini göstermek için ekmeğin üzerindeki etiketten ibaret değil. Artık markanın bir adı, yan adları, rengi, grafik tasarımı, sesi, tecrübesi var. Markanın artık kendine ait bir kimliği var. Artık marka yalnızca depolarda ya da dükkan raflarında görülmüyor” diye konuştu.

Seminerin, “Yöneticileri marka konusunda bilinçlendirmeyi ve vizyon kazandırmayı, farklı üslup ve yöntemlerle bilgilerin kalıcı olmasını sağlamayı, kendi markalarının önemi ile ilgili farkındalık yaratmayı, tüketici gözüyle markanın algılanmasını ve bu algılamayı kendi markalarıyla ilişkilendirmelerini sağlamayı, müşteriye markanın değerlerine dayalı farklılaşmış bir deneyim yaşatmayı ve iletişimi güçlü bir ekip oluşturmayı” hedeflediğine işaret eden Avcı konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Markalaşma sürecinde kişilerin ‘dış algı’sı olan bir ürün vardır. Kişiler için o ürünün iç algıda kayıtlı bir bilgisi yoktur. Dolayısı ile kişilerin bilinçlerinde ürünle ilgili bilgiyi oluşturmak gerekir. Markalaşma süreci içerisinde ismi duyurulacak şeyle ilgili imaj çalışması yapılmalıdır. Marka olmak ürünün çok satacağı anlamına gelmez. Bu noktada ürünün nasıl bilineceği önem kazanır. Bir ürünün, bir kişinin bir şeyin nasıl bilindiği imajla sağlanır. Marka imajı, markaya ilişkin inançlar bütünüdür ve ürün kişiliği, duygular ve zihinde oluşan çağrışımlar gibi unsurları içermektedir. Marka imajı, markaya anlam ve değer katan unsurların toplamıdır. Tüketiciler, ürünleri ve markaları oluşturdukları imaja göre değerlendirirler ve ürünü değil imajı satın alırlar. Marka imajı, marka çağrışımlarının hafızada tutulması ile yansıtılan marka hakkındaki algılamalarla tüketici zihninde oluşmaktadır. Yaratılacak bir markanın başarısı, işi yapacak firmanın başındaki patron ve üst düzey yöneticilerin vizyonları ile çok yakından ilgilidir. Ve örneğin, -a grup- hedef kitleye yönelik iş yapmak için mutlaka -a grup- hedef kitle içinde yeralan bir üst yönetim grubunun olması şarttır. Bu asıl şart olmadan bu grup hedef kitleye uygun, yönelik bir marka yaratmak mümkün değildir.”

Pazartesi, Temmuz 23, 2007

Adana' nın Vekilleri

Adana' nın bu seçimde eşite yakın bir dağılım yaptığı söylenebilir, 6 AKP, 4 MHP ve 4 CHP vekili çıkardı. Bu tablonun bir çok sebebi var. Bunlar konuşulduğu ve aslında benide pek fazla ilgilendirmediği için sebebe değil sonuca bakmak istiyorum. Aslında çok farklı seneryolar olabilir. Buyrun senaryolara;

Senaryo 1: AKP Küser, MHP Küser, CHP Küser
3 partide Adanada hak ettikleri sonucu aldıklarını düşünmez. Adanalıyı vefasızlıkla suçlar, sadece bayramdan bayrama Adanaya gelirler, Adana ismini bile duymak istemezler. Sonuç: AKP kaybeder, MHP kaybeder, CHP kaybeder ama Adana çok şey kaybeder.

Senaryo 2:AKP Küser, MHP ve CHP Küsmez
AKP Adana' da hak ettiğini almadığını düşünür. Oysa ki o kadar da kaynak ayırmışlardır Adanaya ve Türkiye ortalamasının altında oy almışlardır, MHP ve CHP ise Türkiye ortalamasının üstünde oy aldıklarını düşünür ve küsmez. AKP iktidarı Adanayı cezalandırır, yatırım yapmaz, metroyu sabote bile eder, hele bakanlık vermek falan asla, ancak iyi partililerin ataması falan söz konusuysa, ihale falan varsa karışırlar. MHP ve CHP muhalefettedir bağırır çağırır ama seslerini duyuramazlar. Sonuç: AKP kaybeder, MHP ve CHP biraz sempati kazanır ama Adana çok şey kaybeder.

Senaryo3: AKP küsmez, MHP ve CHP küser
AKP aldığı oya kader der ve küsmez. MHP ve CHP ise daha çok oy çıkarabileceklerine inandıklarından küser. AKP Adana için bir şeyler yapmaya çalışır ama CHP ve MHP muhalafeti karşılarında set oluşturur. Sonuç: AKP kaybeder (zira halk niçin yapılamadığı ile değil ne yapıldığı ile ilgilenir) MHP ve CHP kaybeder. Ama Adana çok şey kaybeder.

Senaryo 4: AKP, MHP ve CHP küsmez
3 partide sonuçlara Adanalının iradesi der. Bir araya gelir ve Adana için ne yapabiliriz diye plan yapar, Adana lobisi oluşturmaya çalışırlar. Adana tarihinde görülmedik bir biçimde sırt sırta verir ve Adana için çalışırlar. Sonuç: Herkes kazanır, Ama Adana çok ama çok şey kazanır.

Bakalım Herkesin kazandığı Kazan-Kazan seneryoları mı yoksa Kazan-kaybet senaryoları mı daha etkili olacak. Dileğimiz 4. senaryo. ne dersiniz şansımız var mı?

Perşembe, Mayıs 03, 2007

the genius of Leonardo : evrensel deha

Kıbrısta bulunduğum süre içerisinde çok sevindirici bir süpriz yaşadım. İstanbula geldiğinde çok istememe rağmen bir türlü fırsat bulupta gidemediğim, Ankaraya geldiğini ise maalesef çok sonra öğrendiğim "the genius of Leonardo: evrensel deha" sergisi Kıbrısta süpriz bir şekilde karşıma çıktı. Lefkoşa' da Yakın Doğu Üniversitesine girdiğimde serginin Kıbrısta hemde o anda bulunduğum üniversitede olması müthiş sevindirici oldu.

Sergiden çıktığımda düşündüğüm şey bazı insanların gerçekten çağlarının çok ilerisinde olduğu idi. Tıpkı Leonardo gibi, tıpkı Fatih Sultan Mehmet gibi, tıpkı Atatürk gibi...

Bir daha bu fırsat ne zaman karşınıza çıkar bilmem ama eğer olurda karşınıza çıkarsa mutlaka gezin görün, çocuklarınızı götürmeyide sakın unutmayın. Evrensel deha nasıl olur görün derim.

Sergide, Leonardo da Vinci’nin tasarımları bilim adamlarından ve deneyimli ustalardan oluşan bir grup tarafından ayrıntılı olarak incelendikten sonra imal edilmiş 40 adet makine sergilenmekte. Şaşırtıcı ve bir o kadar eğlenceli olan ise makinelerin gerçek boyutlarında olmaları ve çalışabilmeleri.

Ressamlığı ile tanıdığımız ve pratik problemleri çözmekte usta olduğunu bildiğimiz Da Vinci çağımızdan çok önceleri, tank, makineli tüfek ve uçak gibi çok yakın zamanda imal edilen makinelerin ilk tasarımlarını da yapmış.

Aşağıdaki bilgi sergi broşüründen;

"Bu makinelerin imalatında kullanılan malzemeler Da Vinci’nin çağında mevcuttu ve ustanın kendisi tarafından önerilmişti. Tahta, ip ve yapıştırıcı dahil malzemeler Da Vinci’nin talimatlarına sıkı sıkıya uyularak ve modern endüstriyel aletlerden çok daha ilkel aletler kullanılarak el işçiliğiyle yapılmıştır."

Eğer gidemediyseniz ve gitme imkanınızda olmayacaksa serginin resmi web sitesi içerik ve resimlerle oldukça doyurucu. Sergiyi görmüş olmanın yerine geçmez ama fazla bilgi göz çıkarmaz.

Buyrun ziyaret edin www.the-genius-of-leonardo.com korkmayın, Türkçe, yeterki okuyun sergiyle ilgili tüm detaylar mevcut.

Pazartesi, Şubat 12, 2007

Ah O Seksenler

Seksenler biz 70 kuşağının yıllarıydı. Ne babalarımız gibi zorluklar yaşadık, sağ-sol kavgaları gördük ne 80' li çocuklar gibi bolluk içinde doğduk. Tam geçiş dönemi çocuklarıydık.

Misket (Bilye, Gülle) yuvarladık, saklambaç, elim sende, yakan top, kuka oynadık.

Mekap, Esem, Mirage ayakkabılar giydik.

Tipi Tip, Minti Minti, Pembo sakız çiğnedik, Almancı komşuların kapılarında çikolata alırmıyız hevesiyle dolandık. Mahalle maçları yaptık Elvanına.

Gırgır ve Fırt okuduk. Teksas, Tommiks, Zagor, Mandrakeleri ders kitaplarının arasına sakladık.

Bugün ressam olanların Cumhur Başkanlıklarını gördük. Eceviti, Demireli gördük (Hoş onları herkes gördü)

Televizyonumuz dantel örtülüydü, birde yanlış olmasın adı ama regülatörmüydü neydi voltaj düşmelerine karşı hep beraberdiler bu üçü ha birde yükseltici di mi?

Televizyon açılış sati ve kapanış sati vardı mesela. İstiklal marşı ile açılır ve kapanırdı. Ve Dallas, He-Man, Kara Şimşek, Yakari, Uykudan Öncen,Uçan Kaz izledik. Sonra Video' yu gördük. Kemal Sunal' a güldük, Küçük Emrah' a ağladık.

Çikolata, çikolata çikolata sevgiliiiim tınıları kulağımızı tırmaladı, parıltılı elbiseleriyle Zeki Müren TRT 1' den (ki çok uzun süre çıkamamıştı) kulaklarımızı bayram ettirdi. Micheal Jakson çikolata renkli zenci şarkıcıydı mesela (daha beyazlamamıştı, vallahi), Madonna, Samantha Foks posterleri erkeklerin, NKOB posterleri kızların duvarlarını süsledi.

Bilgisayarın(Atari), Bilgisayar Oyunlarının(Pac-Man) doğumlarına tanıklık ettik.

Şeytan Rıdvanı' da izledik, Micheal Jordan' ı da.

Sonra...

Komşuluğun, Köylülüğün, Bakkalların, Mahalle Abilerinin yok oluşlarına da tanıklık ettik, Samimiyetin kayboluşuna evlerin kapılarına kilit takılmasına da.

Yozlaşmalar gözlerimizin önünde gerçekleşti. Rüşvetin meşrulaşmasını da gördük, benim memurum işini bilir diyen başbakanımızla.

Terörüde gördük. Şehit cenazelerine televizyon başında ağıtlar yakıldı. Biz küçüktük anlamıyordukta büyükler niye bir şeyler yapmıyorlardı...

Ah O Seksenler Yok Mu? Düşününce bile insanı manik-depresif yapıyor.

Manik-Depresif- Manik-Depresif şimdi tekrar Manik...

Aşk Sahip Olduğumuzda Kaybettiğimizdi

Aşk kısıtlı zamanlarda yaşanınca aşk oluyor galiba. Belki de bundan, kısa zamanlarda yaşadığımız yoğun duygularımızın hafızamızda bıraktığı derin izler ve hatırlandığında yüzümüze verdiği o saf gülümseme.

Yaz aşkları örneğin, kısacık zamanlara sığdırılan unutulmaz hatıralar. Hangimiz yaşamadık ki yaz aşklarını? Kısacık sürelere dev aşklar sığdırdık kendimizce. Ömür boyu sürecek sandık her yaşadığımız. Yaz bitti herkes evine döndü. Yaz aşkları birden son buldu. Tüm yaz aşklarımız kalbimizde yer alan ölümsüz aşklar mezarlığına kaydoldu. Sürdüremedik yaz aşklarımızı, taşıyamadık soğuk kış günlerine.

Zamanımız boldu oysa kış aylarında, yazın doyamadığımız aşkımızı kışın yaşayabilirdik doya doya. Olmadı. Zira zamanımız boldu bol olmasına da biz bu zamanımızı gereksiz kaprislere, incir çekirdeğini doldurmayacak kavgalara, kıskançlıklara ayırmayı tercih ettik. İktidar kavgasına tutuştuk kim geçecek aşkın dümenine diye. Gözle görülmeyen sınırlar çizdik yazın tadına doyamadığımız aşkımıza.

Aşk yönetilmezdi oysa ve sınır kabul etmezdi de. Bir baktık ki yazın yaşadığımız o büyük aşkımız terk etmiş bizi, kala kalmışız yalnızlığımızla iki kişi baş başa.

Galiba aşk sahip olduğumuzda kaybettiğimizdi.